Göl Saatleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Göl Saatleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2014 Cumartesi

Göl Saatleri "Akşam"

AKŞAM
Susar meşacir-i pür-şam içinde bülbül-i ab,
Sular semayı hayalatı eyler istiab,
Döner bu sahil-i nîlîye gölgeden kuşlar
Ağızlarında güneşten birer kızıl dürr-i nab.

Bu mısraların büyüleyici güzelliği karşısında, bülbül gibi hayranlık içinde, sükûtun emniyetli limanına demir atmak ve bu şiirin şîresini telezzüz ile mest olmuş başımızın, vecd içinde dönmesini tecrübe etmekten başka elden ne gelir? Bu, Turgut Uyar’ın Büyük Saat’i midir? Bu, Cemal Süreya’nın selamladığı büyük durumlar, doruk anlar mıdır? Bu hangi saattir ki haşyet içinde susarken bülbül, sular bir göğü yüklenmeye hazırlanır? Bir saat ki onda kuşlar, ağızlarında güneşten inciler getirirler.

Karanlık korularda bülbülün susması, kuşların dönmesi bize işin paydos edilip evlere istirahate çekilen saatleri hatırlatabilir. “Hayalat” kelimesi bu vakitlerdeki yorgun kafaların artık usul usul yolunu tuttukları düşler alemini düşündürebilir. Hatta ‘kızıl dürr-i nâb’ın batmakta olan akşam güneşini işaret ettiği iddia edilebilir. Zaten serlevhasında “akşam” yazan bir şiir akşamı anlatmayıp da neyi anlatacak denilebilir. Fakat böyle bir çerçeve içinde düşünürsek, bu şiirdeki azametin hayli uzağına düşmüş oluruz. “Göl Saatleri”ni anlama teşebbüsümüz esnasında, bu şiirlerin muhtevasıyla maksudu arasında mesafe bulunabileceğini söylemiştik. Yani “çiçek kelimesini içeren bir şiir illa ki çiçeğe dairdir denemez” demiştik. Vasıl olduklarımızı vesile kılıp bizi vusûlüne eremediklerimize eriştiremiyorsa eğer bir sanat eseri, yahut hiç olmazsa o vuslata dair bir haberdarlık peyda edemiyorsa ne iş görür, neye yarar? Fakat muhatabın dahi maksud ile muhteva arasını tefrik etmesi beklenir. Bu şiirdeki azameti gözden saklamak mümkün değil. Bülbülün lâl kesildiği, suların semâyı hayâlâtı istiâb ettiği, bu sahil-i nîlîye – ki Nil’in mukaddes bir nehir olduğu cümleye malûmdur- gölgeden kuşların güneşten parlak inciler taşıdığı bu saat; bir büyük saat, bir doruk an, bir vakt-i tecellîdir. 

Göl Saatleri "Öğleden Sonra"


ÖĞLEDEN SONRA 
İçer gümüş kıyılardan remide ahular
Ve onların sesi eyler bütün sükutu harab
Eder bu avdeti  durgun sulardan istiğrab
Gürültüsüz ve uzak mai diğer ahular.
Su içmeye gelen ürkek ceylanların sesi bütün sükutu harab ediyor. Buna ilaveten bir garipseme doğuruyor onların durgun sulardan dönüşü. Öğle'nin engin sükutu yerini bir inkıta' ile yadırganmaya bırakıyor. Remide ahuların öğle saadetini bozmaları mı yoksa bu saadetten rücu'ları mıdır istiğraba sebep? Ceylanlar öğle'nin manzarasına yabancı varlıklar değildir ve her halde sevimlidirler. Dolayısıyla su içmek için göle gelmeleri yersiz ve lüzumsuz değildir. Fakat diğer ahuların istiğrabına sebep onların dönüşüdür. Öyle mi? Yoksa suların artık durgunluğu bırakmaları mıdır garipsemenin nedeni? Her halde, artık mesud saatler geride kalmıştır. Artık gürültüsüz ve uzak olanların istiğrab ettiği, güneşin zevale doğru meylettiği, belki de huzurun arkada bırakıldığı saattir.


Göl Saatleri "Öğle"


ÖĞLE
Yeşil sularda büyük inciden çiçekler açar
Gümüş böcekler okur aba bir neşide-i hab,
durur sevahilin üstünde, bi-heves, bi-tab,
Güneş ziyasını içmiş benat-ı hab u serab...

Göl Saatleri'nden bir saat: Öğle. Geniş zaman kipinde çekilmiş fiiller; açar, okur, durur. Sular, çiçekler, böcekler, kızlar... Günümüz okuruna “ab”'ın “su”, “neşide-i hab”'ın “ninni”, “sevahil”in “sahiller”, “benat”ın da “kızlar” olduğunu söylersek her şey vuzuha kavuşur. Haşim insan olduğuna göre bu öğle saatinin de insan Haşim'e dair olduğunu söyleyerek yukarıda saate dair dediklerimizi de kanıtlamış oluyoruz. Hatırasını bize zevkli bir biçimde anlatan şairi de takdir ederek kadirşinaslığımızı gösterirsek, bu şiiri böylece anlamış ve sanatın bu bahsini de böylece kapatmış oluruz.
Heidegger bir şiirin muhtevası ile o şiirde şiir olarak söylenenin aynı şey olmadığını söyler. Muhteva nedir, şiir olarak söylenen ne demektir? Şiirde çiçeklerden böceklerden söz edilmiş olması şiirin çiçekler ve böceklere dair olduğu anlamına gelmez. Bir su ile etrafındakiler zikrediliyor diye şiir “göle dairdir” denilemez. Fakat kim dedi “göle dair” diye? Zaten “Haşim'e dairdir” demedik mi? Fakat burada beşer Ahmet Haşim değil, şair Ahmet Haşim'den söz ediyoruz... Şair insan değil midir? Şair mucizeler şakıyan bir kuştur, bu sebepten dolayı sözü laf-u güzaf değil şiirdir.
Yeşil sularda büyük inciden çiçekler açar
Gümüş böcekler okur âba bir neşide-i hab,
Bu ilk iki dizede hareket var: çiçekler açar, böcekler okur. Bu hareket bir güzelliği de sürekli kılıyor, zira açan çiçekler yeşil sularda açıyor ve bu çiçekler büyük inciden. Keza gümüş böcekler de suya bir neşide-i hab okuyor. Bu ilk dizelerdeki hareketlilik bir güzelliğe de kalıcılık temin ediyor. Fakat bu ilk dizelerdeki hareketlilik müteakip dizelerde devam etmiyor gibi, zira
Durur sevahilin üstünde bi-heves, bi-tab
Güneş ziyasını içmiş benat-ı hab u serab.
Çiçekler açar, böcekler okurken şimdi durur. Hareket bitti mi? Şimdi biz buradaki durma'nın aslen hareketin özel bir hali olduğunu söylemeye cesaret ediyoruz. Yani sahillerin üstündeki bu durur da açar ve okur gibi bir süreklilik arz etmekte, hususi bir hareketlilik göstermektedir. Fakat bi-heves, bi-tab hareketlilik nasıl olur? İsteksiz, güçsüz diyoruz şimdiki dilde. İstek ve güç kelimeleri ister istemez Nietzsche'nin güç istencini hatırlatmıyor mu? Nietzsche'ye göre güç istenci ne gücü ne de istemeyi bırakmaz, zira istemeyi bırakırsa var da olamaz. Var olan her şey buna göre bizatihi güç istencidir. Ne oldu peki şimdi, bu mısralar var olmayan bir şeyden mi söz ediyor? Belki; belki de felsefenin bize burada fazla bir faydası dokunamaz.
Bir mahrumiyet değil böyle isteksiz ve güçsüz duruşun sebebi; bilakis bir doygunluk, hatta belki de bir aşırılığa maruz kalma hali. Çünkü sahilde bi-heves, bi-tab duranlar, güneş ziyasını içmiş kızlar. Güneş malum olduğu üzere yeryüzünde hayat için elzem olan “enerji”nin kaynağı; dolayısıyla her güç gibi fazlasına maruz kalmak mahzurludur.
Fakat heves esaslı bir isteme değildir, o sebepten yokluğunu kusur saymak isabetli olmaz. Aksini söylemek belki de daha isabetli bir yorum olur. Yani sahillerdeki benatın bihevesliği- bu benatın kenarda güneşlenen, bazısı tek ayak üstünde uyuklayan uzun boyunlu su kuşları olduğu geliyor gözümün önüne- bir kemal halidir belki.
Muhteva ile şiir olarak söylenen bir şiirde aynı şeyler değildir dedik, ama muhteva hakkında konuşurken işte şimdi şiir olarak söylenene yaklaşmış olduk. Söz bizi bir hal bahsine getirdi. Fakat bu bahis bizim başladığımız yer mi yoksa? Haşim'in şiirini anlama teşebbüsümüze-bülbülün karnını yarmaya yani- saate dair mülahazalarla başlamış, insanın eşref saatinden söz etmiştik. Eşref saat bir hal değil midir? Saat insan hali midir? Göl saatleri buna göre hangi haller olur?
Bu hal meselesine tesadüfen gelmedik, her ne kadar söz bizi buraya getirdiyse de bu şiirlerin insanın haline dair olduğunu en başta seziyor, fakat nasıl söyleyeceğimizi bilmiyorduk. Bu meseleyi böylece aştığımıza göre şimdi artık halden anlayıp anlamadığımız meselesine-bir sanat meselesi olarak elbette- yönelebiliriz.
Muhteva ile şiir olarak söylenenin arasını tefrik eden Heidegger, şairin her zaman bir “Grundstimmung”un içinden konuştuğunu, şiirin anlaşılmasında bu- halet-i ruhiye diye tercüme edilen ancak şimdilerde benim hâlet-i can demeği daha uygun bulduğum- Grundstimmung'u tesbit etmenin elzem olduğunu söyler. Heidegger'in Grundstimmung üzerine söylediklerini bulup öğrenmek gerekir. Fakat biz şimdi bu şiirde şairin bir halet-i can içinden konuştuğunu söylemekle yetinmeyeceğiz, bizatihi bir halet-i canı şiir olarak söylediğini iddia edeceğiz. Yani “Göl Saatleri” insanın -temel- hâletlerini şiir olarak söylemektedir.
Bu meseleyi anlamada bize yardımı olacak bir şiire müracaat edelim. Bu şiir şöyle:

bir bıçak saplı durur göğsünde,
hangi su tasına uzansan boş ;
hangi pencereye koşarsan koş
aynı siyah güneş gökyüzünde.

aynı siyah güneş, aynı siyah,
aynı susayış, aynı koşuş, aynı ...
of ... hep aynı şey, aynı şey, aynı şey,
aynı, aynı, aynı, aynı, aynı ...

Bu güzel şiirin kapalı bir şiir olduğunu söylemek zor. Fakat yine de şair işimizi daha da kolaylaştırıp şiirin adını “Bitmez Tükenmez Can Sıkıntısı” koymuş. Ahmet Muhip Dıranas temel insan hallerinden can sıkıntısını-ki Heidegger'de bu hal üzerine uzun uzun düşünmüştür- pek güzel söylemiş. Şimdi kendimize bir şahit de bulmuş olduk. İddiamız şu ki Haşim de Dıranas gibi –kurbağaları değil- bir halet-i cânı şiir olarak söylüyor. Fakat hangisini? Ama yukarıda “kemal hali”nden söz etmedik mi? Daha hangi hal olacak?
Fakat yukarıda muhteva üstüne konuşuyorduk ve “benat”ın haline dair -yukarıda uzun boyunlu kuşlara işaret ettiğini söylediğimiz benat aslında ürkütücü bir kelimedir ve perilerden meleklere kadar bir sürü “iyi saatte olası” mahlûka işaret eder- konuşuyorduk. Şiir olarak söylenen ile şiirin muhtevasının aynı olmadığını artık anlamış olmalıyız. Bu şiirde hareket ile başlayıp sonra -hareketin özel bir hali olan- sükûnete varan ve bir güzelliğe süreklilik katan muhteva, acaba hangi halet-i cânı şiir olarak söylüyor?

Bu halet-i can bir insan hali olduğu kadar bir milletin haleti, giderek bizatihi şiirin, daha da ileri gidersek Türk şiirinin haleti de olabilir. Göl saatleri bir devri tamamlıyor, bir günün öğle vaktiyle başlayıp seher vaktine ulaşıyor. Başı ve sonu olan şeylerin halleri bunlar. Bir milletin tarihi gibi. Bir insanın ömrü gibi. Bunların hepsini ve bunlardan bütünüyle başkasını da söyleyebilir bu şiir. Çünkü şiir dilin menba'ından çıktığı, dilin menba'ından çıkan şiir olduğu için Heidegger'in dediği üzere tükenmez bir bereketi taşır. Bu “Öğle” şiirindeki bereket de, anlattığı halin bizim günde on kez değiştirdiğimiz keyif, keyifsizlik halleri olmayıp bunları da belirleyen ve dünyanın bize nasıl sunulduğunu tayin eden temel halet-i canlardan olmasıdır. Fakat nedir bu hâletin adı? Bunu söylemek belki bu deneme için lüzumsuz bir cüretkarlık olacaktır. Ancak bu şiirin bir temel haleti şiir olarak söylediğini ifade etmemiz ne cüretkarlık ne de yeni bir iddiadır. Zira şairin kendisinin hüznün ve melalin şairi olduğu cümleye malumdur. Dolayısıyla bizim burada dile getirdiğimiz iddia da melali anlamayan nesilden gayrısına makul görünecektir.

Ahmet Haşim'in "Göl Saatleri"

AHMET HAŞİM'İNGÖL SAATLERİ

Ahmet Haşim'in “Göl Saatleri”, artık yabancısı olduğumuz bir takvimin 1337 yılında, Dergah mecmuası'nca neşredilmiş. Abdülhak Şinasi Hisar neşredilen kitabın dört muhtelif bâb'a ayrıldığını yazıyor: “Göl saatleri”, “Göl kuşları”, “Serbest Müstezad Nazımları” ve “Muhtelif Şiirler”. Bu bâbları Yapı Kredi Yayınları'nın “eleştirel basım”ında da görüyoruz. Haşim'in “Seyreyledim eşkâl-i hayatı” mısraıyla pek meşhur “mukaddime”si başlatıyor “Göl Saatleri” bâb'ını. Ardından “Öğle”, “Öğleden Sonra”, “Akşam”, “Gece”, “Gece Yarısı” ve nihayet “Seher”. Bu altı şiirin “Yakup Kadri'ye” ithafıyla “Göl Saatleri” adı altında ayrıca neşredildiğini “Eleştirel Basım”dan öğreniyoruz. Pekâlâ bu bâb'ı ayrı bir kitap gibi mütalaa etmek de mümkün demek ki. Belki de her bir şiiri müstakil bir kitap nazarıyla okumak en münâsibidir.
Neşredildiği takvim yılınca bize uzak, bize ağır ve ağdalı gelen, artık kullanmadığımız kelimelerle dolu “Göl Saatleri” kitabının adı pek sade oysa. Hem “Göl” hem de “Saatler”, hâlâ ve sıkça kullandığımız iki kelime. Göller bakımından fakir bir memleket değil yaşadığımız; saatlerse eskiye nazaran daha hızlı geçiyor gibi. Bu pek anlaşılır iki kelimeden terkib edilmiş “Göl Saatleri” tamlaması için de “pek anlaşılır” diyebilir miyiz? Neden demeyecekmişiz? Gölde geçen saatleri işaret etse gerek. İşte içindeki şiirlerin adları da buna işaret etmiyor mu? “Öğle”, “Akşam” vesaire. Bugün için artık daha nâdir vakitler olsa da çoğu insanın göl kenarında geçirmiş öğle, öğleden sonra, akşam ve gece saatleri vardır. Ahmet Haşim de bir şair olarak göl kenarında geçirdiği saatleri şâirane bir biçimde yazıp neşrettiyse buna şaşacak değiliz. Nitekim yayınlanan mülâkatlarından birinde bu şiirleri nasıl yazdığını anlatıyor:
İzmir’de bulunduğum sıralarda idi. Bazı yaz akşamları, Halkapınar taraflarına giderdim. Orası birçok su birikintileri, sazlarla dolu idi. Yavru kuşlar, gelir o sazların üzerine konar ötüşürlerdi. Bu manzara üzerimde tesirini yapmağa başlamıştı. Her tenezzühte Göl Saatleri’nin bir mısraını hayalimde yapmak suretiyle iki ay içinde manzumemi ikmal ettim”.  
Demek ki bu kitabı okurken âşinâsı olduğumuz zamanların şâirane bir surette tasvirini bulacak ve zevkini duyacağız, şiir zevkimiz varsa eğer.
Bir zevk meselesi peşinde, bin türlü zorluk ve sıkıntılar içinde Haşim'in şiirler yazması ve nihayet “şairlerin en garibi” olarak ölmesi ne hazin bir hadisedir... Sanatçıların zevkimizin tekâmülü için refahlarından fedakarlık etmeleri, diyelim ki gözümüzü ay çiçeklerinin güzelliğiyle şâd etmek uğruna uğraşıp didinip en sonunda Van Gogh'un göğsüne bir mermi sıkması elîm değil midir? Söylemek istemesek de içten içe sanatçıların bu fedakârlıkları bize hamakat derecesinde “naive” geliyor. İşte bazılarımız Haşim'in “Göl Saatleri” kitabındaki gayretinin en nihayetinde neye müteallik olduğunu serdetmek bâbında şaire “kurbağa şairi” deyiveriyor. Sanatçının bu hali bize meşhur Thales'in göğe bakarken önündeki taşı görmeyip tökezlemesini hatırlatmıyor mu? Yine de bu saf adamları sevmekten geri durmayarak âlicenaplığımızı gösteriyoruz.  Böyle böyle, beşer ile insan arasındaki eşikte tutunduğumuz yere iyice yerleşiyoruz.
Sanatın ve sanat eserinin insan zevkine dönük bir yönü olduğunu söylemek esas itibariyle yanılgı değildir. Ancak sanatın ve sanat eserinin bunun fevkindeki hususiyetlerine muttali olmak bahtiyarlığı daha az sayıda ve seçkin bir insan topluluğuna mahsustur. Bu seçkin topluluk da bu sanat meselesinin bir yönünü oluşturur. Yani sanatkâr ve eseri kadar,  bu sanatkâra ve eserine rağbet edenler de, nasıl rağbet ettikleri de dâhil olmak üzere, bir sanat meselesinin içindedirler. Böylece biz de şimdi “Göl Saatleri” hadisesine bir sanat hadisesi olarak dâhil oluyoruz.
Şairin kitaptaki “Mukaddime”si yukarıda da belirtildiği üzere pek meşhur olduğundan ve sıkça zikredildiğinden, bu tek kıt'alık şiir üzerinde durmak istemiyoruz. Şöhret kazanmış eserler üzerine fikir beyanı çoğu zaman gizli bir polemik davetidir ve böyle davetlere icabet için hazır kıt'a bekleyenler her zaman bulunur. Bu polemiklerin aslında mahzuru sınırlıdır ve faydalı olduğu da söylenebilir. Fakat umduğumuz böyle bir fayda değildir; bu sebeple bir sonraki şiire nazar edeceğiz. Ancak daha önce kitabın adı üzerinde biraz daha düşünmek istiyoruz.
“Göl Saatleri” ismi ile kasdedilen nedir? Bunlar yukarıda söylendiği gibi göl kenarında geçirilen vakitler midir? Evvela “saat”in vakte dair olduğu, bir zaman dilimini işaret ettiği hepimizin malumudur. Bir saat altmış dakikadan oluşur. Bir gün yirmi dört saatten oluşur. Demek ki saatin ne olduğunu biliyoruz. O halde “Göl Saatleri” kaç dakikadan oluşur? Yahut “Göl Saatleri” dakikalar gibi ittifak edip bir “Deniz Saati” mi oluştururlar? Bu cümlelerin zırva olduğunu seziyoruz. Belli ki “Göl Saatleri” bölünüp birleştirilen saatlerden değil. Fakat bu saatlerin zamana dair olduğunu yine de söyleyebiliriz. Bunlar “Öğle”, “Öğleden Sonra”, “Akşam”, “Gece”, “Gece Yarısı” ve nihayet “Seher”den oluşan saatler. Zamanın ne olduğu meselesi müşkildir; saatin zamana dair olduğunu söylemek açıklayıcı görünür, hâlbuki zamana dair olmayan ne vardır? Fakat her halükarda “Göl Saatleri” insana dairdir.

İnsanın “eşref saati” vardır. Bunlar nâdir saatlerdir. Bir de “vakti kerahet” tesmiye olunan saatler vardır. Belki de saati eşref saat yapan eşref insandır. Yahut eşref saat insanı eşref yapar. Saatin eşrefini gözetmek şerefli insanın itiyadı olsa gerek. Eşref saatindeki insanın hali sair vakitlerden faiktır. Demek ki saat bir de insanın haline dairdir. Belki de “Göl Saatleri” de insanın haline dairdir. “Göl Saatleri” de eşref saatler midir? Eşrefi olduğuna göre artık saat için sadece vakit ölçüsü diyemeyiz. Belki artık insanın da ölçüsüdür diyebiliriz. Belki de henüz bunu diyecek noktaya gelmedik. Çünkü eserin etrafında dolanıp duruyor, bir türlü sadede gelemiyoruz.

  Taşlıcalı Yahyâ Beğ’in Şehzâde Mustafa Mersiyesi Herhalde Erzurum’da iken aldım Ahmet Atilla Şentürk Bey’in Osmanlı Şiiri Antolojis...